Sayın Adnan Oktar'ın 19 Mayıs 2017 tarihli sohbetinden önemli başlıklar


A9 TV, 19 Mayıs 2017

 

(Bugün 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı. Sayın Cumhurbaşkanı, gençlere hitap ettiği konuşmasında “Kızıl Elma” hedefinin altını çizdi ve şunları söyledi. "Şöyle çevreme bir bakıyorum, bazılarının gençlerimizle ilgili karamsar düşünceler taşıdıklarını görüyorum. Ben ise tam tersine gençlerimizden ümitliyim. 2023 Türkiye’sini sizler için ve sizlerle birlikte inşa ediyoruz. Bir sonraki Kızıl Elma'mız olan 2053 Türkiye’si ise her şeyiyle sizlere emanettir.” Dedi.)

Evet ama emanet edeceğimiz şekilde yetiştirmeye de çok dikkat etmemiz lazım. Şimdi Darwinist, materyalist adama neyi emanet edeceğiz? Bomboş yetişmiş bir adama neyi emanet edeceğiz? Tamam, gençlerimizin büyük bir bölümü imanlı maşaAllah. Akıllı, eğitimli ama bomboş olanlar da var. Kızıl Elma, yüklü bir inancın üstüne konursa o hedefine gider. Yoksa adam Kızıl Elma diye bir şey dinlemez. Anlamaz da. Onun için Kızıl Elma’nın yolunu yapmak lazım önce. Yani o yoldan rahat geçmelerini sağlamak lazım. O bizim görevimiz. Yoksa bize 2053’te gençler “bizi niye böyle yetiştirdiniz?” derseler olmaz. Değil mi? Onları imanlı, Darwinist, materyalist düşünceye karşı, donanımlı, milli ve manevi değerlere çok güçlü sahip çıkan, Allah korkusunu, Allah sevgisini çok iyi bilen insanlar olarak yetiştirmemiz lazım. Şu anki Milli Eğitim’de Darwinist, materyalist eğitim devam ediyor.

 

(Ankara’nın merkezi Kızılay Alışveriş Merkezi’nde bir yıl içinde dört genç intihar etti. Ve hala bu olayların önlenmesi için ne valilik, ne belediye tarafından bir tedbir alınmıyor. Kızılay AVM yedi katlı bir bina. En yukarıya çıkmak için yürüyen merdivenler kullanılıyor. Yapının ortası ise, metrelerce yükseklikten oluşan boş bir avluya bakıyor. Gençler genelde en yukarıya çıkıp, bu avluya kendilerini atarak intihar ediyorlar. İntihar edenlerin tümünün yaşı on sekizden küçük.)

İntihar edecek olan önce bizi bir arasa da ikna etsek, konuşsak. Değil mi, intihar edecek ne var? Ne güzel işte, dünyada Allah mümin olarak yaşarsa, ahirette sonsuza kadar cennette tutacak. İntihar son derece tehlikeli bir şey. Eğer cinnet geçirdiyse ayrı mesele ama eğer bilerek açık şuurla yaparsa, sonsuz cehennem olur karşılığı. Aman ha. Aman ha.

 

Canını Ve Malını Allah'a Adayana Allah Yağmur Gibi Bereket Verir

Ticarette nasıl başarılı olursun? Eğer kendini Allah’a adarsan, kazancını Allah’a adarsan “Ya Rabbi ben mal mülk senin için istiyorum. Senin dinine hizmet için istiyorum.” Dersen, mal mülk sana yağmur gibi yağar. Sen öyle niyet edersen, Allah sana rızkı oluk oluk akıtır. Malı sana oluk oluk akıtır. Yeter ki Allah’a adamalı. Ama “Ben alıp biriktireceğim. Egoistim. Bencilim. Dünyamı yaşayacağım” dersen, dünya senden kaçar. Sen onu kovalarsın. Adeta sürünürsün. Allah esirgesin. Duha Suresi 8’de Peygamberimiz (sav)’e Cenab-ı Allah diyor ki “Bir yoksul iken seni bulup (Allah) zengin etmedi mi?” diyor. Zenginliği tamamen Allah verir.

 

Yollarda Kasis Olması Medeni Yöntem Değil. İnsanlara Rahatsızlık Vererek Trafik Kurallarına Uymasını Sağlamak Olmaz, Kural Eğitimle Öğretilir

Kardeşim bir tek Türkiye’de var bu. Tangur tungur, tangur tungur bir çizgiler çekiyorlar. Oradan kurtuluyorsun tümsekten geçiyorsun. İnsanların kafası beyni karmakarışık oluyor. Adım başı. Nereye gitsen tangur tungur, tangur tungur, sonra tümsek yine tangur tungur. Bu eziyete ne gerek var kardeşim? Avrupa’da hiçbir yerde böyle bir şey yok. Eğitirsin. Yahut ceza sistemi kurarsın. Kontrol sistemi kurarsın. Olur biter. Böyle eziyet ederek, sıkıntı vererek insanları hizaya getirmek, trafik kurallarına uymasını sağlamak diye bir konu olmaz. Çok yanlış bir uygulama. En kısa sürede Türkiye’den kalkması lazım. Bu Pakistan’da var. Hindistan’da var. Türkiye’de var. Ama git Paris’te bulamazsın. Londra’da bulamazsın. Moskova’da yok. Yapmayın etmeyin böyle şeyleri.

 

Mümin Peşin Affedicidir, Kin Tutmaz, Öfkelenmez. Müminler Arasında Uzayan Bir Konu Olmaz

Sevgililer Allah için birbirini severse zaten alttan alma, üsten alma diye bir şey olmaz. Mümin zaten güzel huyludur, güzel ahlaklıdır, güzel hitap eder. Sevgi doludur. Mesela kadın, sanat eseridir. Ona insan nasıl hürmet edeceğini, nasıl sevgi göstereceğini adeta şaşırır. Yani ne yapsam da gönlünü alsam, ne yapsam da mutlu olsa, ne yapsam da herhangi bir şekilde üzülmese diye özen gösterir. Dolayısıyla mümin zaten alttan alacak bir pozisyona gelmez. Peşin affedicidir zaten. Derhal affedicidir. Kin tutmaz. Öfkelenmez. Uzayan bir kriz olmaz Müslümanlıkta. Dolayısıyla her iki taraf da Müslüman ahlakında olursa, Allah’ın rızasını güderse, Allah’ın tecellisi olarak birbirlerini severler. Allah sevdirir zaten. İnsanın sevme gücü yoktur. Allah sevdirir.

 

(“Hz. Mehdi (as) ile Hz. Hızır (as) birbiriyle görüşürken, Hz. Mehdi (as), Hz. Hızır (as)’ın Hz. Hızır (as) olduğunu biliyor mu?” sorusuna cevap)

Şüphe edebilir de. Ancak kendini tanıtırsa açıkça o ayrı. Yani ben Hızır’ım derse o ayrı. Onda da alamet gerekir tabii. Yani Hızır (as)’ın özelliği mesela, duvardan geçer. Duvardan geçip “ben Hızır’ım” derse “sen Hızır değilsin” denemez tabii ki. O, odur yani. Ama bazen de normal bir dost gibi, bir arkadaş gibi gelebilir. Yani herhangi birisi gibi gelebilir. Fakat onun tahkik edilmesi kaderde olmadığı için onu tespit edemez. Mesela Cibril (as) geliyordu Peygamberimiz (sav)’in yanına, Hz. Dıhye suretinde. Peygamberimiz (sav)’in yanından ayrılıyordu, sahabelere de selam veriyordu. Ama onun takibi kaderde mümkün olmuyordu. Yani yapılmıyordu kaderde. Yani gidiş yolundan, nereye gidiyor ne yapıyor diye takip edilmiyordu. Allah ona göre yapar. Mesela Hızır (as) da geldiğinde onun nereye gittiğini tespit etmek kaderde yoktur. Yani dolayısıyla onu tespit ederim, takip ederim, anlarım gibi bir mantık olmaz. Hızır (as) senin yanına gelir konuşur, bir arkadaşın, ahbabın gibi konuşur haberin bile olmaz. Seni yönlendirir. Tavsiyelerde bulunur ve gider. Sen akraban zannedersin o geldi zannedersin halbuki o değildir akrabanın haberi bile yoktur. Ama onunla konuştuğunu zannedersin. Ve onu tahkik etmek kaderinde olmaz. O çok mühim. Yani kaderinde onu asla tahkik edemezsin.  

 

Dikkat Dağınıklığını Ortadan Kaldırmak İçin Sürekli Dikkat Egzersizi Yapmak Lazım. Dikkat Sürekli Çalıştırdıkça Allah'ın Dilemesiyle Gelişir

Dikkat dağınıklığına sürekli dikkat egzersizleri yapılması lazım. Her şeye dikkat vermek lazım. Merdivenlere dikkat edeceksin, sokağa dikkat edeceksin, bir insanın konuşmasına dikkat edeceksin. Beyindeki o dikkat o zaman Allah’ın dilemesiyle gelişir. Yani nasıl body de vücut sürekli çalıştıkça gelişiyorsa, dikkat de sürekli çalıştırdıkça Allah’ın dilemesiyle gelişir. Eğer dikkat kullanılmazsa, mesela sokakta adamlar vardır ruh gibi dikkati kapalı ağzı açık geziyorlar çok görüyorsunuzdur. Hiçbir şeye dikkatini veremiyor. Beyninde o dikkati kullanmadığı için sürekli dumura uğruyor dikkati. Bir süre sonra Allah esirgesin bunamaya kadar gider.

 

Osmanlı Mimarisi Özellikle Evler Ve Camiler Açısından Mükemmeldir. Sanat Yönü Gerçekten Güzel Olduğu İçin Anadolu'da Yaygınlaştırılmalı

Osmanlı mimarisi hakikaten özellikle evler için camiler için mükemmeldir. Bütün Anadolu’yu her yeri kaplaması lazım. Yani ben katı bir Osmanlı bakış açısıyla bunu söylemiyorum gerçekten sanat yönüyle mükemmel olduğu için söylüyorum. Yoksa başka bir sanat dalını kabul etmiyorum anlamına gelmez. Mesela Osmanlı cami vardır karşısına İtalyan mimarisine uygun bir İtalyan sanatına uygun çok güzel bir yapı yapabilirsin. Ama Osmanlı’nın sıcaklığı, güzelliği ezicidir. Hakikaten çok güzeldir. Ama İtalyan sanatına uygun heykeller, resimler, tablolar yapılması da ayrıca çok güzel olur. Yani Avrupa sanatının da kendine has bir güzelliği vardır.

 

Hiç Bir Mucize Aklın İhtiyarını Kaldıracak Şekilde Olmaz İsa Devrinde Gökten Sofra İndirilmesi De Oradakilerin Makul Göreceği Şekilde Oluyor  

Gökten sofra da indirdi ama yine etkilenmediler. Yani onlar zannetti ki gökten şöyle inecek zannettiler. Onlar otururken buluttan bir sofra kapı açılacak kapıdan içeri girecek veyahut evin tavanından aşağı inecek. Öyle değil. Hz. İsa (as), Allah’a dua etti yan odaya geçtiklerinde orada hazır bir sofra buldular. Bu aklın ihtiyarini kaldırmadı. Yani mesela ölüyü diriltirken kemik haline gelmiş ölü kemik üzerinde etler oluşup ayağa kalmıyor. Mesela üç günlük ölü. Ölmüş doktorlar kanaat getirmişler, kalbi durmuş, nefes alma durmuş bildiğin ölü. O zaman taş mezarlara konuluyor ölüler ve ağzı da taşla kapatılıyor mağara gibi bir yere koyuluyor. Üç gün geçmiş mesela “La Mart” diyor “Allah’ın izniyle kalk.” diyor. Mezarın kapısında bağırıyor İsa (as). Adam kalkıyor üstündeki o sargılarla o taşı itiyor, açılıyor taş düşüyor dışarıya çıkıyor. Bu. Aklın ihtiyari kalkıyor mu? Kalkmıyor. Adam niye şüphe ediyor? Çünkü şöyle de düşünebilir. Adam ölmemiştir, üç günden beri orada duruyordur diye düşünür. Halbuki ölmüş şahitler var yani. Nabzına bakıyorlar durmuş nabız. Bembeyaz olmuş ölmüş yani nefes de almıyor, 24 saat nefes almıyor. 24 saat nefes almayan adam ölüdür yani. 24 saat kalbi de durmuş. Adamlar da gömüyor onu haklı olarak öldü diye. Üç gün sonra kalkıyor adam Allah’ın hay isminin tecellisi olarak. Aklın ihtiyari kalkıyor mu? Kalkmaz.

 

Sabır İlk Başta Yorucu Gibi Görünür. Ama Aslında Müslüman Sabırla Ruhen Ve Bedenen Daha Sağlıklı Olur, Dinçlik Ve Bereket Bulur

Sabır biraz tabii insanı gerici ve yorucu gibi görünüyor ama o gerilip dururken insan yıpranacağını zanneder halbuki acayip şifa bulur. Yani sabrederken Müslüman yıprandığını düşünürken dinçleşir, gençleşir, zenginleşir, bereketlenir. Ruhen ve bedenen daha sağlıklı olur. Tam tersinedir. Mesela diyor ki: “Ben çilelere sabrettim.” diyor “ne acılar çektim.” diyor. Bakıyorsun yüzüne çocuk gibi yüzü. Öbürü de diyor ki: “Ben çok rahat yaşadım.” Bakıyorsun ki acayip çökmüş mahvolmuş yani. Acı insanı güzelleştirir, çileler insanı güzelleştirir. Sabır insanı güzelleştirir. Çok güzeldir sabreden insanlara dikkat edin, çile çeken insanlarda keskin bir güzellik olur. Sabretmeyen, çile çekmeyen insanlarda bir matlık ve kütlük hakim olur. Yani böyle ablak olurlar bazıları bazı kişiler.

 

Panik Atakta En Güzel Çözüm O Hisle Hiç Muhatap Olmamaktır.

Panikatağın en güzel çözümü hiç muhatap olmamaktır. Çünkü yeni çıkarttılar bu modayı panikatak diye. E nedir? İşte “Birden öleceğimi hissediyorum” Ya ölmezsin bir şey olmaz. “Bayılacağımı hissediyorum.” Bayılmazsın. “Kalbim duracak zannediyorum.” Durmaz kalbin bir şey olmaz. Sen istesen de durmaz kalbin yani sen istesen de bayılamazsın zaten istesen de ölemezsin. Yani bunları bırak keyfine bak. Panikatağın çözümü budur bağıra bağıra şarkı söylersin. Hadi gelsin bakalım panikatak. Panikatak kaçar senden o zaman. Korkar yani. Hele hele böyle efendim Konya havalarına falan hiç dayanılamaz. Mesela. Kamayı çektim kından. Yani bunu duydu mu panikatak kaçacak delik arar.

 

(Final Four Basketbol Turnuvası için İstanbul’a gelen Yunanlı taraftarların meşale yakıp Konstantinopolis şeklinde sloganlar atmasının ardından İstiklal Caddesi’nde kavga çıktı. Kavgada altı kişi yaralandı. Yunanlı taraftarlardan iki Yunan, Şirinevler’de saldırıya uğradı. Tekme ve yumrukların hedefi olan turistleri çevrede bulunanlar araya girerek saldırganların arasından kurtardı.)

Çok ayıp yapmışlar. Buraya gelen misafire kabadayılık yapmak delikanlılığa yakışmaz, çok çok çirkin. O, bunlar cehalet eseri olabilir, görgüsüzlük olur, kalitesizlik olur. Sana buraya güvenip gelmiş, dost olarak gelmiş tanımaz, bilmez, etmez, yabancı bir ülke değil mi? Genç çocuklar ayrıca güzel ağırlamaları lazım. Beraber bir yerde şarkılı, türkülü eğlenebilirlerdi geniş bir meydanda zaten isteseler hükümet onlara imkan da tanır. O çocukları korkutmanın, tedirgin etmenin alemi ne? Sevgisiz olarak ülkelerine geri dönecekler, marifet mi şu? Nefret tohumları atmış oluyorlar ne gerek değil mi? Yunanlılara biz çok benziyoruz, fizik olarak da benzeriz, huyumuz, suyumuz da benzer. Çağır mesela bir uygun alana hepsi gelsinler hükümetten müsaade alırsın kaymakam ateş de yakarsın sabaha kadar eğlenirsiniz. Sloganda atın yine taraftarlarınızı coşturun da ama kavga neyin nesi?

 

Çocuğun Gönlünü Alarak, Merhamet Ederek Terbiye Etmek Güzel Olandır. Aksi Çocuğun Bilinç Altında Çok Olumsuz Etki Yapar

Geçenlerde çarşıdaydık, oyuncakçıya girdim, bizim çocuklar da vardı yanımda. Ufak bir çocuk bir oyuncak çantası almış sıkı sıkı yapışmış bütün gücüyle bağırıyor annesi de “almayacağım” diyor ama kendini parçalıyor bir görseniz bütün mağaza ayağa kalkıyor böyle, “anneciğim lütfen al” diyor böyle. Çocukları gönderdim git hemen şunu al çocuğa. Kardeş hemen orada gitti kasaya ödedi. Bu kadar acı çektirmenin alemi ne çocuğa? Aslında anneler tabii terbiye ederim falan diyor ama çok acı çekiyor o çocuklar ben de onları görünce çok acıyorum onlara. Yine başka bir çarşıya gitmiştim orada da annesine nasıl yalvarıyor çocuk. “Lütfen anneciğim bak bir daha yapmayacağım” diyor “gitmeyelim” diyor herhalde çarşıdan onu götürüyor o da gitmeyelim diyor ama bütün gücüyle aynı şeyi bir daha tekrarlıyor, canını yakmanın alemi ne? Nasıl bir merhamet anlayışı bu? Özür diliyor işte daha çocuk, el kadar çocuk daha ne desin? “Özür diliyorum anneciğim bir daha yapmayacağım” diyor “gitmeyelim” diyor gitme ya, ne olur? Aksini yaptı mı iyi terbiye edeceklerini zannediyorlar halbuki o çok ters etki yapar. Çocuğun bilinçaltında öfke meydana getirir, o onu bayağı kızdırır, akılcı bir hareket değil o.

 

Ben Kimseye Yıkıcı Yaklaşmam. Gelenekçi Ortodoks İnanca Sahip Olanların Da Düşüncelerine Saygı Gösterir, Ezilmelerine Seyirci Kalmam  

Ben gelenekçi Ortodoks Müslümanlara saygı duyuyorum, onları incitecek bir şey yapmaktan kaçınıyorum o yüzden ezan okurken susuyorum yoksa biz ezan okunurken zaten ezan dışarıda okunuyor buraya çok zayıf geliyor ve biz Allah’ı anıyoruz hiçbir mahsuru yok. Ezan da Allah’ı anmaktır, biz de Allah’ı anmış oluyoruz yani ezan beni Allah’ı anmamı durduracak bir şey değil ama hürmeten, nezaketen dikkat ediyorum. Mesela kandil gecelerinde müzik olsa da işte daha makul bir müzik yani canlı böyle aktif müzik değil de daha sakin müzikleri tercih ediyorum, o nedir? Gelenekçi Ortodoks Müslümanlara saygım, onlara olan sevgim, merhametimdir. Onları da ben koruyup kolluyorum. Onları ben doğru yola çekerken üzülmelerini de istemem, ben yıkıcı bir yaklaşımla onlara yaklaşmam ve çok itinayla koruyorum. Onları mesela ezmeye kalktılar hükümetin içinden, dışından bazı adamlar biliyorsunuz tarikatları, cemaatleri hedeflediler ama fitil fitil burunlarından getirdim kanunla hukukla. Diyecek halleri kalmadı bak ağızlarını açamıyorlar, nefes aldırmadım. Çünkü onlara yönelik ezici bir politika izlemek istiyorlardı. Tayyip Hocamız da bundan çok mutazarrır rahatsızdı dolayısıyla oyunlarına müsaade etmedik.  

 

(“İnsan öldükten sonra ruhu bu dünyada dolaşır mı?” sorusuna cevap)

Yok ama şöyle olur mühim bir görevse, mühim bir çalışmaysa Allah nimet olarak mesela mühim mürşitlere geçici olarak dünyaya geri gönderir, geri götürür. Bazen o talebelerine moral olsun, onları şevklendirsin diye ruh olarak, ruhaniyet olarak görünebilir, bazen gelir, kısa konuşabilir, görüşebilir ama bu çok kısa sürer öyle uzun süreli, uzun bir şey değildir geçici bir nimetlenmedir. Mesela Abdülkadir Geylani de çok görülmüştür, Muhyiddin Arabi Hazretleri’nde görülmüştür, Hz. Ali (kv)’de görülmüştür. Mesela Hz. Ali (kv) vefat ediyor cenazesine geliyor, ruhaniyet olarak geliyor. O moral vermek için, taraftarları üzülmesin diye, çok üzüldüler çünkü Ali (kv) şehit edilince ama felaket üzüldüler şok meydana getirdi, onu rahatlatmak için cenazenin önünde yürüdü kısa bir süre yani en fazla ne kadardır mesela on saniye, yirmi saniye, otuz saniye yani gördü birçok kişi ama sonra kayboldu. Moral vermek içindir yani sürekli olmaz.

 

(“Bediüzzaman hakkında bilgileri nasıl edindiniz” sorusuna cevap)

Ben Risale-i Nur’un hemen hemen tamamını okudum. Ama tabii Nur talebesi değilim. Risale-i Nur’dan istifade ediyorum ama Nur talebesi değilim. Öyle olsa zaten klasik Nurcu yöntemleriyle hareket ederdim. Başka bir bakış açısına sahibim ben. Kuran’ın yeterliliğini savunan bir bakış açısına sahibim. Bediüzzaman biliyorsunuz Sünni’ydi. Sünnilik içerisinde de kendi mezhebine göre hareket ediyordu. Hanefi, Hanbeli, Şafiilik vardır biliyorsunuz bir de Malikilik vardır. O Şafi’ydi. Kendisi de söylüyor “Ben Şafiyim” diyor. Mesela ben Şafii değilim. Dolayısıyla inanç ve uygulamada farklılıklar var. Ama özde bir farklılığımız yok. Samimiyet, candanlık, halislik yönü çok önemlidir Bediüzzaman’ın o yönü asıl Müslümanlık yönüdür. Zaten iman yönü esaslıdır. O yönleriyle takdir ediyorum, beğeniyorum ve uyuyorum, ona tabi oluyorum o yönüyle. Ve bütün Müslümanlar tabi olur.

 

Ruhlarında İman Gücü Olmayan İnsanlar Tartışma, Laf Sokma, Dedikodu Söz Konusu Olduğunda Çok Yetenekli Oluyorlar

Bizi eleştirenler de öyle çirkef, sevgisiz, ahlaksız bir üslupla olursa bu nefret ve kin olduğunu gösterir. Samimiyet olduğunu göstermez. Mesela arkadaşlar konuşuyor, her şeyi konuşuyorlar. Daha da girift konulara girebilirler ama nezaketli ve kibar olacaklar. Kin dolu bir ağız, pislik dolu bir ağız lağım ağzıdır. Biz lağım ağzını burada boşalttırmayız. Yani burası foseptik dökülecek bir yer değil. Onu gidecek kendi üstüne dökecek. Çünkü pis konuşan kendi üstüne döker o foseptiği. Kibar, nezih konuşan insanlara her zaman kapımız açık. En ağır eleştirileri bile yapabilirler ama nezaketli olacak. Ama böyle köpek gibi hırlayarak falan kıskaçlık ve hasetliğin iğrençliği içerisinde kudurmuş adamlara cevap verirsen alçaklığı, ahlaksızlığı teşvik etmiş olursun. Ahlaksızlığı teşvik etmek de ayrı bir ahlaksızlık olur. Müslüman’a yakışmaz. Ahlaksıza her zaman kapıyı kapatmak lazım. Hırlayacağı, çirkeflik yapacağı yerlere ket vurmak, kapatmak bir ahlakın gereğidir, yüksek ahlakın gereğidir.

 

Boğazda Yolculuk Edilirken İnsanların Denizi Görebilmesi Lazım Manzaranın Güzelliğinden Bir Avuç İnsan Değil Tüm Vatandaşlar İstifade Etmeli

Bir de deniz kenarında yol alıyoruz Bebek’te olsun, Beylerbeyi’nde her yerde, asla denizi göremiyoruz. Her yer ev, zamanla yapmış adam. Ya kardeşim bir kanun çıkarılsın, deniz kenarındaki bütün yalıları devlet istimlak etsin açılsın oralar. Hayır, yalı; duvarlar neyin nesi, dikenli teller falan. Biz esir kampında mı geziyoruz, İstanbul’da mı geziyoruz? Her yer işte “köpek var, dikkat kapıda.” Ya o duvarlar tamamen kalksın ya o binalar tamamen kalksın. Deniz muhteşem bir güzellik, milli güzelliktir. Milli güzellik evlere kapanmasın, devlet istimlak etsin o yerler açılsın. Püfür püfür denizi görerek, o güzelliği görerek yol alalım ve geniş de yollar yapılır o zaman. Üst üste sırt sırta gidiyor insanlar. Yani bir avuç insan deniz kenarında oturacak diye milyonlarca insanın o güzellikten mahrum olması mantıklı değil. Ama illa oturmak istiyorsa açsın duvarlarını tamamen ne yapıyorsa yapsın.

 

Türkiye Çok Kaliteli Hale Getirilirse Her Yerde Sanat Bağlar Bahçeler Tertemiz Sokaklar Olursa Beyin Göçü Diye Bir Şey Olmaz

Türkiye’yi çok kaliteli hale getirirsen, her yere heykeller, resimler, güzellikler, bağlar, bahçeler, kaliteli mimari, tertemiz sokaklar Avrupa’dan daha üstün, İtalyan sanatından daha üstün sanat eserleri doldurursan kimse gitmez. Ama gecekondular, mahvolmuş evler, yere bakan insanlar, işlevsel kıyafet giyen genç kızlar, saçı keçeleşmiş bayanlar, bakımsız delikanlılar olan bir yerde az veya çok insanlar durmak istemez. Bakımlı insanların olduğu yere gitmek isterler. Güzel evlerin olduğu, güzel caddelerin olduğu, sanat eserlerinin olduğu yere, özgürlüklerin olduğu yerlere gitmek isterler. Hükümete bu konuda destek olursak hükümet bunları gayet güzel yapar ama gelenekçi Ortodoks Müslümanların baskısına insanlar boyun eğerse hükümeti de zor durumda bırakmış oluruz. Ama kayıtsız şartsız Tayyip Hocam’a destek sağlanırsa o bayağı başarılı güzel şeyler yapacak diye umuyorum, öyle görünüyor. Yani güzel ataklar yapacak. Türkiye kaliteli, seçkin bir sanat anlayışına sahip olursa Avrupa’dan buraya gelir insanlar o zaman. Ters beyin göçü olacaktır o zaman. İngilizler buraya gelir, Fransızlar buraya gelir, burada yaşamak isterler. Buradan oraya gidiş değil, oradan buraya geliş olur, bunun şartı kalitedir.