Sayın Adnan Oktar'ın 24 Mayıs 2017 tarihli sohbetinden önemli başlıklar


A9 TV, 24 Mayıs 2017

 

(“Marksizm’i savunan gençler hakkında ne düşünüyorsunuz?” sorusuna cevap)

Marksizm’i, bir şeyi savunuyorsa hiç olmazsa iyi yani. Bomboş adam olmak çok kötü. Bomboş kafası var adamın. Hiç olmazsa adam Marksist bir şeye kafası çalışıyor. Bir şeyler araştırıyor. Marksizm’i sosyal adalet açısından istiyorsa, “barış getirir, insanlar huzur içinde yaşar” diyorsa bu iyi. Dindarlık da olsun mantığıyla yaklaşıyorsa ama. “Dindarlık olsun, Müslümanlık olsun ama Marksist görüş de hakim olsun” diyorsa benim o insana bir sözüm olmaz. İyi niyetle yapmıştır bu teklifi. Biz onu düzeltiriz. Düzenleriz zaten. Çünkü İslam hakim olduktan sonra sosyal adalet kavramı zaten İslam içinde var. Devlet müdahalesine gerek kalmaz öyle bir şeyde. İslam’da zaten bir velayet sistemi var. Herkes herkesi koruyup kolluyor. Marksist gençler eğer saldırgan değilse, terörist değilse, anarşist değilse benim sevgi saygı duyduğum insanlar. Hürmet ederim. Konuşurum. Arkadaş olurum. Yani fikir bazındaysa hiçbir mahsuru yok. Ama PKK’lı, komünist, teröristse veyahut iste Devrimci Halk Kurtuluş Partisi Cephesi saflarında mücadele eden, terörist mizaçta ve terörist eylemler içinde bir şahıssa, bu hiç olmaz.

 

(“Türkiye’de ekonomik krizin giderilmesi nasıl mümkün olabilir?” sorusuna cevap)

Asya ülkeleriyle yoğunlaşmak lazım. Yani Amerika ve Avrupa’yla değil de, ticareti Çin’in parası, Rusya’nın parasıyla yapmak lazım. O zaman istediği kadar orada yükselsin Dolar, o bizi ilgilendirmez. Dolar’la alış veriş yapılmasının ortadan kaldırılması lazım. Dolar, Türkiye’de geçersiz hale gelmesi lazım. Dolar ve Euro geçersiz hale gelirse hiçbir sorun kalmaz. Sadece ticareti ağırlıklı olarak Rusya’ya yönlendirsinler. Çünkü bizim ihtiyacımız olan her türlü malzeme var Rusya’da. Lüks malzeme de almazsak, bizi hiç ilgilendirmez. İstediği kadar yükselsin. İsterse tavana çıksın. Ama adam ısrarla Alman malı, yok İtalyan malı, Fransız malı diyorsa, Amerikan malı diyorsa o mecburen o çarkın içine girer. Rus malı alsın, Hint malı alsın, İran malı alsın. Kendi para birimini kursun bölge. Euro’yla Dolar’la hiç muhatap olmasın. Euro ve Dolar acayip kibarlaşır o zaman. Bayağı garibanlaşır.  Yani bir liraya karşı, bir Dolar olur. İki liraya karşı, iki Dolar olur. Hatta daha da geriye çekilir yani. Kurtuluş bu sistemde. Başka türlü pek olmaz.

 

(“Ülkemizdeki tıp eğitimin yeterli olması için ne yapılmalıdır?” sorusuna cevap)

Yurtdışından öğretmen getirilebilir tıp fakültelerine. Tıp profesörleri getirilebilir. Yani ne kadar maaş istiyorsa, adama verirsin. Her üniversitede onlar görev yaparlar. Her uzmanlık dalında ayrı profesör getirtmek lazım. Yurt dışından mal getirttireceklerine, işte yok tekne alıyor, yok araba alıyor bilmem ne falan. En çok profesöre yatırım yapılması lazım. Bilim adamına yatırım yapılması lazım. Teknik okullar da aynı şekilde, tıp fakülteleri de aynı şekilde yurtdışından nitelikli, nicelikli, kaliteli bilim adamları getirecekler. O meseleyi kökünden halleder. Onun dışında pek olmaz. Bir de okullarda, laboratuvarlarda kullanılması gereken her türlü teknik alet, araç gereç yurt dışından temin edilip getirilmesi lazım. Çocuklar haklılar.

 

(“Sizce herkes gerçekten feministliğin anlamını biliyor mu?” sorusuna cevap)

Feministliğin anlamını herkes tabii ki bilmez. Anadolu’da halkın büyük bir bölümü bilmez. Gençlerin de epey bir kısmı bilmez. Kadın hakları. Kadına sevgi saygı. Ama işte gri çatı, yeşil çatı, kadın evi bilmem ne onlarla hiçbir netice alınmaz. Yani Marksist metotlarla kadın hakları savunulmaz. Darwinist, materyalist anlatımla feminizm olmaz. Feminizm; Allah korkusu, Allah sevgisiyle olur. Yani kadını Allah’ın bir tecellisi olarak görmek, Allah’ın yarattığı mukaddes bir varlık olarak görmek, yüce bir varlık olarak görmek, Allah’ın bir nimeti olarak görmek, Allah’ın hediyesi olarak görmek kadını yüceltir ve kadının rahat olmasını sağlar. Yoksa sen Marksist, Leninist olacaksın, kadının solucandan evrilerek, evrim sonucu meydana gelmiş bir haşa mahluk olduğunu iddia edeceksin ve ondan sonra diyeceksin ki işte “Gri çatı kadın evini kurduk. Kadın haklarını savunuyoruz. Feministiz.” Hiçbir netice alamazsın.

 

(“Siz sinirlendiğinizde öfkenizi nasıl yatıştırırsınız?” Sorusuna cevap)

Bir kere sinirlenmek zaten komik. İnsanı çok küçük düşüren bir şey. Yani morarması, gözleri falan kızarması, eli ayağı boşalması dışarıdan bakıldığında komik. Ne gerek var? Gayet akılcı olarak diyeceksin ki “Bunu Allah yaratıyor bu olayı. Bir hayır vardır. Suhuletle, sükûnetle, insafla, ilimle, irfanla, muhabbetle ben bu işi çözüyorum” diyeceksin. Yani bizim atasözlerimiz vardır meşhur. “Keskin sirke küpüne zarar verir” derler. “Öfkeyle kalkan, zararla oturur” derler. Her yönden tehlikeli. Bir kere öfke, vücuda da çok zararlı. Bu sefer adam kalbi falan durabilir. Kalp ritmi bozulabilir. Tansiyonu yükselir. Beyin kanaması olabilir. Aort yırtılması olabilir. Şuursuzlaşabilir. Yani kontrolsüz hareketler yapabilir. Karşısındakine çok ciddi zarar verebilir. Kendine zarar verebilir. Bazıları var öyle, kendine zarar veriyor. Doğruyor moğruyor kendini falan. Bunlar çok ilkel hareketler. Basit hareketler. Müslüman tevekküllü olacak. Her şeyi Allah’ın yarattığını bilip huzurla teenniyle hareket edecek.

 

(“Televizyonda yayınlanan siyasi programlar sizce faydalı mı?” sorusuna cevap)

Bir kısmı alenen kafa ütülüyor. Dır dır konuş konuş havanda su dövüyorlar. Ve hiçbirinde hemen hemen çok nadir akılcı çözüm oluyor. Türk milletinin beyninin adeta ambale ediyorlar böyle. Acayip sıkıyorlar. Saatlerce sürüyor üç-dört saat insanların beyni mahvoluyor. Havanda su dövüyor ve son derece aciz, açmaz olan ve hep çıkmaza süren ölü anlatımlar. Yani hiçbirinden bir fikir çıkmıyor. Çözüm çıkmıyor. Ana fikir yok. Ana çözüm yok. Ana teşhis yok. Sadece kafalama var, konuş da konuş. Hepsi için demiyorum bayağı bir kısmı bu şekilde. Halbuki özünü teşhis etseler konu bitecek. Mesela hiçbirinde İngiliz derin devletinden bahsedilmiyor hemen hemen. İngiliz derin devletinden bahset, Darwinist, materyalistin eğitimin sonucunda bu ortaya çıkıyor dersin. Mesela bir saldırı oluyor kökenini bir türlü çıkaramıyorlar. Havanda su dövüyor.

 

(“İmanımızı güçlendirmek için ne yapmalıyız?” sorusuna cevap)

İman, samimi olursan kendini bırakırsan Allah’a Allah seni sürekli açar, yönlendirir. İmtihan da eder yalnız. Şimdi Allah’a yakın olmak demek rahat olmak, keyif zevk içinde yaşamak anlamına gelmez. Allah’a yaklaştıkça belalar da artar. Dertler de artar imtihan güçlenir. Yani Allah’ı en çok sevenlerde en çok çile olur. En çok zorluklar olur o da ona nimet olarak verilir yani onun ayrıcalıklı bir kul olduğunu gösterir. Eğer ona bir çile isabet etmiyorsa Allah vermesin anlamı çok açık oluyor. Olumsuz bir durum var demektir. Samimi olunursa Allah derinliği insana sürekli hissettirir. Genişletir ama insanın kendini tutmaması lazım. Samimi olma seansları tarzında olmayacak. Yani on dakika samimi olacak on saat samimiyetsiz olacak öyle olmaz. Gece gündüz sürekli samimi olacak, rüyasında da samimi olmaya gayret edecek. Dua edecek rüyasında da samimi aklı başında şirkten uzak olmaya dikkat edecek. Rüyalarda şirk daha yoğundur. Rüyada da şirkten Allah’a sığınılacak.

 

(“Milyarlarca insanın öleceği Melhame-i Kübra gerçekleşecek mi?” sorusuna cevap)

Benim gördüğüm Melhame-i Kübra yani İngiliz derin devletinin insanlığa açtığı savaş başladı. Her yerde katliamlarla devam ediyor ama önümüzdeki yıllarda bunu tırmandıracak. Yani sadece bu. Ama öyle milyarlarca insan şeklinde değil. Daha ziyade İslam alemine yönelik bir saldırı olacağı anlaşılıyor. Biraz beklerlerse zaten görürler. Ama korkmak, tedirgin olmak yersiz. Sonu hayırla bitecek.

 

(“Niye her şeyin güzelini seviyorsunuz?” sorusuna cevap)

Cennet vasfıdır bu zaten. Her şeyin güzelini sevmeyeni Allah zaten cennete götürmez. Cennette insanların özelliğidir. Yani cennet içgüdüsüdür o. İnsanın en güzeli, müziğin en güzeli, yiyeceğin en güzeli, meyvenin en güzeli, bitkinin en güzeli, çiçeğin en güzeli, evlerin en güzeli, halının, eşyanın her şeyin en güzeli. O ruhumuza Allah içgüdü olarak vermiştir. Cennet özleminden kaynaklanır. Cennette bu tam doyuruluyor. Cennetteki doyurmanın yalnız çapı çok yüksek. Şimdi insanlar cennetin güzelliğini anlatırken ve dinlerken bir noktada duracağını zannediyor. Halbuki mesela cennet elmasını koparttığında yiyorsun. Cennet elmasının içi istediğin an sana eve dönüşür. Orada mesela yüzlerce koku oluşabilir. Elmanın içine girebilirsin istediğinde. Elmanın içine girersin, onun içinde yaşarsın. Yüzlerce koku oluşabilir istediğinde. Ve yüzlerce tat oluşur. Oradan başka alemlere geçersin. Yani cennet elması deyince insanlara, çok sıradan bir şey zannediyor. Binlerce kademe meydana gelecek gibi yaratılıyor cennet nimetleri. Mesela cennetin kumu, kum bildiğin kum. O bir anda elmasa dönüşür. O elmas bir anda eve dönüşür. O evin içinde bir anda insanlar oluşur. Yani sınırlı değil. Durmuyor. Sade sıradan hiçbir şey yoktur cennette.

 

(“İnsanın kötü olması kendi elinde midir?” sorusuna cevap)

Tabii kendi elinde. İyi olması da kendi elindedir, kötü olması da kendi elindedir. İyi olmak nasıl elimizdeyse, kötü olmak da tabii ki insanın elinde. Kaderinde mi, değil mi? Tabii kaderinde. O insan aklının kavrayacağı bir şey değil. Altı yüz, yedi yüz gram beyinle olacak iş değil bunlar. Yani sonsuz kısa zaman var. Sonsuz uzun zaman, sonsuz kısa zamanda bitmiş. Nasıl anlayacaksın bunu? İnsan aklının alacağı gibi bir şey değil bu. Mesela kainatın sonu yok. Mesela bizim evrenimizin sonu var. Ama evrenimizin sonunun bittiği yerde başka evren başlıyor. Yani onun bittiği yerde yine başka bir evren başlıyor. Katrilyonlarca, trilyonlarca evren devam ediyor. Ucu bucağı yok. “Allah’ın büyüklüğünü takdir edemediler” diyor Allah ayette. En fazla işte bu evren kadardır. Ay, güneş vardır. Biraz da yıldızlar vardır. Elma elmadır. Armut armuttur. Öyle zannediyorlar. İşte çamurlu su vardır. Bir süre sonra orda bakteriler oluşur. Ondan sonra da ondan da insanlar oluşur. Bu kadar kolay falan kafaları. Ve tesadüfen olur inancındalar. Yani akıl almaz bir ilkel mantık. Şeytan tarafından insanlara ilka ediliyor.

 

(“Çocuklar ne kadar oyuncakla oynamalı?” sorusuna cevap)

Çocukların oyuncağı, o kadar acı bir olay ki. Çocukların büyük bir bölümü, yüzde doksan dokuzu oyuncağa kavuşamaz. Sevdiği oyuncaklara kavuşamazlar. Hep onun özlemiyle yaşarlar çocuklar. Hangi çocuk bana bir sorun “ben istediğim kadar oyuncağa kavuştum” desin. Çok nadirdir. Ve bayılır çocuklar oyuncağa. Halbuki onlara bol bol almak lazım. Yani ne olacak? Odasını dolduracaksın hoşuna giden. Deli olur çocuklar oyuncaklara. Acayip zevk alırlar. Ve çok sevap olur bir çocuğu sevindirmek. Bir kere insan çocuğun aldığı zevkten on misli, yüz misli daha fazla zevk alır. Bir çocuğun eğlendiğini görmek çok güzel. O arabalar, şunlar bunlar böyle ışık saçan. Özellikle şu son teknoloji olanlar ;var ya, bayılıyorlar.

 

(“Yaşlıların daha rahat edilebilmesi için nasıl imkanlar sunulmalı?” Sorusuna cevap)

Yaşlılar geniş bağlık bahçelik yerlerde güzel yaşarlar. Yalnız yaşlıyı, sırf yaşlıyla muhatap etmek günah o. Çok acı bir şey. Gençlerle iç içe yaşatmak lazım yaşlıları. Yani hepsi yaşlı. Anlamı biraz garip oluyor. Yani bizim kaale alacağımız kişiler değilsiniz gibi. Hani “yaşlı oldun suç işledin sen, cezanı çek” der gibi. Nasıl bir mantık bu? Yaşlı genç hepsi karışık olması lazım. Öyle şey olmaz. Mesela yaşlıların olduğu yerde aynı zamanda okul olması lazım. Mesela ne bileyim? Üniversite olması lazım. Üniversitenin bir bölümünde de yaşlılar için bir bölüm olması lazım, üniversiteli gençlerle iç içe olması lazım o yaşlılar. Veyahut mesela bir atölye, sanat atölyesi, o gençlerin eğitim gördüğü bir atölye, orada yaşlıların bulunduğu yer de bulunması lazım. Mesela yirmi yaşlı orada kalması lazım, onların bahçeli, güzel evleri olması lazım, gençleri de davet etmeleri lazım evlerine. Onlar orada çay içerler, ikram ederler onlara. Yani o şekilde onlar mutlu olurlar, yani sırf yaşlı yaşlıya anlamı ürkütücü bunun.

 

(“Adil bir dünyada herkes zengin olacak. O halde zahmetli işleri kim yapacak?” sorusuna cevap)

Zahmetli işleri herkes yapacak. İyi bir bölüşüm yapılacak ama ahir zamanda robot kullanılacaktır daha çok, aletler, yani modern çağın özelliği odur. Ağır işler zaten robotlara, aletlere yüklendi. O yüzden işçi sınıfı diye bir sınıfın olmayacağını söylüyor Marksistler artık, yani Marksizm’in en acı itiraflarından biri o onların açısından. “İşçi sınıfı makineleşme yüzünden her şeyi makinelerin, aletlerin yapması yüzünden yavaş yavaş ortadan kalkıyor” diyorlar. “Dolayısıyla Marksist felsefenin dayandığı sınıf da kalmadı” diyorlar. Daha Türkçesi arkadaş açısından söyleyeyim, o kardeşin açısından, zor olan her şey paylaşılır. Mesela ne bileyim bir bahçe hazırlanacak yüz kişi var, yüzü de o bahçede çalışır. Yani oturup seyreden olmaz. Hastaysa olur.

 

(“İstanbul’un yeniden inşası için nasıl daha fazla hızlı hareket edebiliriz?” sorusuna cevap)

Mehdiyet’in dışında hiçbir yol yok bence. Yani ancak Hz. Mehdi (as)’ın manevi o sevgi atmosferinde, sevecen ortamında insanlara mutlulukla, dostlukla, kardeşlikle bu gerçeği kabul ettireceği için kimse de itiraz etmeyeceği için bu olur. Yoksa çok büyük olay çıkar. Yani evini hiç kimse yıktırmak istemez. Onlara deniz kenarında güzel yerler hazırlarsın ve bütün evlerin toptan yıkım emri verilir. İstanbul’u iki yılda en fazla cennete çevirirsin, iki yılda. Ama bunda Hz. Mehdi (as)’ın devreye girmesi gerektiği belli. Çünkü bu gönül işi, gönüllerin fethedilmesi lazım, yani sevgiyle ikna edilmesi lazım. Yoksa “devlet malınıza el koydu. Hadi bakalım çıkın” yani bu olacak iş değil.

 

(“İnsanların mutluluktan ömrü uzar mı?” sorusuna cevap)

Mutluluktan ömrü uzar mı? Eğer imandan kaynaklanan bir mutluluksa, bazen mutlu oluyor adam ama neye sevindiği belli değil, şempanze gibi seviniyor. Allah’tan haberi yok, dinden haberi yok. Muz yiyor hoplayarak sevinç duyuyor, yani neye sevindiği belli değil, şuuru kapalı. Her şeye gülüyor falan, yani bu bir mutluluk değildir. İmanla insanın tabii ömrü uzar ama neden uzatır Allah? İslam’a daha çok hizmet etsin diye uzatır. Yani hizmeti bittikten sonra, imtihanı bittikten sonra uzun ömür müminin lehine değildir. Yani bir an önce cennete gitmesi daha güzeldir müminin. Yani çünkü cennette dünyadaki imkanın kıyaslanmayacak kadar katı güzellikle karşılaşacak. Neden dünyanın zor şartlarında devam etsin? Mesela Hz. Musa (as)’a uzun ömür verildi ama İslam’a hizmet etmesi için verildi çünkü kavmi çok azgındı. Mesela Hz. Yusuf (as)’ın ömrü de uzundu, mesela Nuh (as)’a uzun ömür verildi ama kavminin durumunu biliyorsunuz. İslam’ı tebliğ etmesi için verildi. Yoksa onun dışında uzun ömür yani zannedildiği gibi faydalı bir şey değil. Cennete gitmesi bir an önce müminin hayırlıdır.

 

(“Korku duygusu niye var?” sorusuna cevap)

Korkuyu bize çocukluğumuzda öğretiyorlar; küçükken eğitildiğimiz için öğreniyoruz. Yani küçük çocuk mesela ilk başta hiç bilmez korkuyu. Mesela böyle korkunç bir mahluk geliyor maske takıyor çocuk gülerek sarılır ona, komik bulur. Ama korkuyu öğretirsen dehşete kapılır çocuk. Cinnet geçirir, kaçacak yer arar. Eğitirken çocuğu korkuyla eğitmemek lazım. Kuran’a göre eğitilmesi lazım, Kuran ahlakıyla eğitilmesi lazım. Allah korkusunun dışında hiçbir korkunun çocuğa verilmemesi gerekiyor. O zaman korkuyu bilmez, yani bir tek Allah’tan korkar. O çok feci bir şey. Yani insana her şeyin korkusu öğretiliyor. Annesi işte eline iğne batırırımla başlıyor, işte “öcü geliyor” bilmem ne falanla devam ediyor, korku içgüdüsel olarak oturuyor çocuklara. İlk baştaki bu cesaretleri mükemmeldir çocukların, korkuyu öğrenmeden önceki.

 

(“Size Allah’ı ilk anlatan kimdi?” sorusuna cevap)

Benim ailem o tarz bir aile değildi, yani CHP’liydi annem ailem falan hepsi CHP’liydiler. Laik bir aileydi. Ben din eğitimi almadım, yani öyle anlatan olmadı. Kendim düşünüyordum. Mesela düğüne bile gitsem ben insanların oradaki gafletinden dehşete düşüyordum çocukken. İçimi korku sarıyordu hayret ediyordum, yani bu kadar Allah’ı nasıl unutuyorlar diye. O düğün salonu bile bana ürkütücü geliyordu onların gaflet içinde eğlenmeleri falan. Hayır, eğlenme güzel de Allah’tan kimse bahsetmiyordu. Hatta dini konularla alay eden bir üslupları vardı. Sık sık dini konularla alay edildiğini görüyordum. O, çocukluğumdan itibaren hep kızdırmıştır beni. Mesela eğlence yerlerine gidip orada da herkes dinle alay ederdi aşağı yukarı birçok kişi. Benim ailemde alay eden görmedim ama yani babam cumalara giderdi, cuma namazına giderdi rahmetli. Dedem yaşlandığında namazını kılıyordu, anneannem de yaşlandığında kılmaya başlamıştı namazlarını. Ama bana dedem gelip Allah’ın varlığı, birliği hakkında hiçbir şekilde bilgi vermezdi, anlatmazdı. Babam da anlatmazdı. Ben annemden de öyle bir şey duymadım, yani imani hiçbir eğitim vermediler.

 

(“Tarihi alanlar nasıl daha iyi değerlendirilebilir?” sorusuna cevap)

Bence tarihi alanlara insanların o kadar çok sokulmaması lazım, yani çok çabuk tahrip olur. Yine Allah koruyor. Tarihi alanlar fotoğraflanabilir, film olarak gösterilebilir, çok özenli bir ziyaretçi akışı yapılması lazım. Ben bir kere gitmiştim Topkapı’ya, sırt sırta insanlar, yani itişip kakışarak falan camların üstüne eğiliyorlar, yani olacak gibi değil. Oradaki mermerler zaten zamanla çok aşınmış. Daha özen gösterilmesi lazım. Oraya insanların doldurulması değil de daha nadir, daha özenli bir ziyaret trafiği olması gerekir diye düşünüyorum. Daha güne yayarak, daha tahribatı azaltarak olması lazım. Yine Allah koruyor. Ama tabii bu tarihi yerlerin altlarının da araştırılması lazım. Tünellerle açılması lazım, çelik sistemler üstüne oturtulup binanın sağlam zeminde durmasını sağlayıp, yani hiç depremden falan etkilenmeyecek şekilde önlemler alıp, alttaki çalışmadan da etkilenmeyeceği gibi çok kapsamlı araştırılması lazım. Muazzam tarihi deliller olduğunu tahmin ediyorum. Ayasofya’nın altında, Sultanahmet’in olduğu bölgede, Topkapı’nın bulunduğu bölge altları, dolu oralar. Ama tabii çok çok özenli bir mühendislik çalışması gerektirir öyle şeyler.

 

(“Hz. Mehdi (as) çıktığında ona hakaret edenleri affedecek mi?” sorusuna cevap)

EvvelAllah, şimdi Hz. Mehdi (as) sevgi insanı tabii. Hakaret zaten Hz. Mehdi (as)’ın hiç kaale almayacağı bir şey. Hz. Mehdi (as) o değil, onun kat kat fazla suçları affedecektir, yani kendinden zaten öyle bir talep gelmez. Yani şahsi intikamı olmaz Hz. Mehdi (as)’ın. Allah için intikam olur, zaten intikamı da İslam’ın hakimiyetiyle olmuş oluyor. Yani en güzel intikam İttihad-ı İslam’ın oluşması, şeytanın yenilmesi, deccaliyetin zir-ü zeber olmasıdır. Yoksa insanların hapishaneye doldurulması, bu değil. Mehdiyet’te böyle bir olay yok. İnsanların burnu kanamaz, Peygamberimiz (sav) söylüyor. Uyuyan kişi uyandırılmıyor. “Damla kan akmaz” diyor Peygamberimiz (sav). Dolayısıyla dehşet, ızdırap, acı Mehdiyet devrinde olmaz. Müşfik, merhametli, sevecen, sevgi insanı olarak Hz. Mehdi (as) zuhur edecektir. Siyasetle de ilgilenmez, yani Cumhurbaşkanı olmaz mesela Hz. Mehdi (as). Her ülkenin cumhurbaşkanı olur. Hz. Mehdi (as) cumhurbaşkanı olmaz, başbakan olmaz, siyasetle muhataplığı olmaz.

 

 (“Bu dünya için din gerçekten gerekli midir?” sorusuna cevap)

Zaten dünyanın aklı başında kalmasının tek nedeni dindir. Yani din olmasa insanlar aklını oynatır, akli dengeleri bozulur. Cinnet getirir toplum, dünya toptan cinnet getirir. Din sayesinde insanların akıl sağlığı yerinde oluyor, toplum sağlığı da din sayesinde olur. Mesela milletler din sayesinde oluşmuş oluyor, din vesile olur. Yani milletin oluşmasındaki temel en önemli etkenlerden birisi dindir. Ailenin oluşmasında ana etkendir, ahlakın oluşmasında ana etkendir din. Dolayısıyla mesela ateistlere bakıyorsun evleniyorlar. Aile kuruyor. Çocuğu var, kızı var mesela bayağı namusuna dikkat ediyor. Kimden öğrenmiş? Dinden öğrenmiş. Cayır cayır dini yaşıyor. Evleniyor, nikahlanıyor. Ateizme göre nikahın bir anlamı yok ki. Niye evlensin? Kadınla yaşamak istiyorsa yaşar ama gidip evleniyor. Çocuğu oluyor. Mesela namus kavramı oluyor. Normalde bilememesi lazım namus kavramını. Nereden öğrenecek? Ona din öğretiyor. Dolayısıyla “dinsiz milletlerin devamına imkan yoktur” diyor Atatürk rahmetli. Bütün sosyologlar da bunu bilir. Dinsiz toplum kitle halinde çıldırır Allah esirgesin.